Beslenme hakkı değil hayatta kalma savaşı
Türkiye’de beslenme hakkı kâğıt üzerinde bir anayasal madde olmaktan çıktı, “sınıfsal bir bariyer” haline geldi. Bugün kampüslerde, yurtlarda ve okul koridorlarında geçiştirilen öğünlerden muzdarip, karbonhidratla uyuşturulmuş gençliğin sesi yankılanıyor.
Beslenme hakkı denilince üniversiteliden ilkokullu öğrencilere kadar herkesin aklına devletin sağladığı yardımlar geliyordu. Ancak günümüzde devletin neoliberal politikalar ile sosyal desteğini azaltması ve tüm bunlar yetmezmiş gibi giderek büyümekte olan enflasyon faktörü, beslenme hakkını bir darboğaza sürüklüyor. Daha iyi bir ölçüm için TÜİK’in 2024 sonu ve 2025 başı verilerini analiz ettiğimizde, Türkiye’deki gelir adaletsizliğinin mutfağa nasıl yansıdığı netleşiyor. Analize göre en yoksul %20’lik kesim, kazandığı her 100 liranın 30 lirasından fazlasını sadece temel gıdaya harcıyor. Bu, bir ailenin eğitim, kültür, eğlence veya kişisel gelişim için ayırabileceği bir bütçenin kalmadığı anlamına geliyor. Ayrıca “maddi yoksunluk” kriterlerine bakıldığında; çocukların ve gençlerin %40’tan fazlası taze meyve, sebze veya haftada birkaç kez et/balık tüketimine erişemiyor. Bu, istatistiklerde “açlık” olarak geçmese de tıbbi dilde “gizli açlık” ve “yetersiz beslenme” olarak yer alıyor.
Üniversitelilerin “beslenme stratejisi”
Üniversite öğrencileri için beslenme artık fizyolojik bir ihtiyaçtan ziyade, “finansal bir yönetim” krizine dönüştü. Son zamanlarda KYK yurtları gibi doğrudan devletin elinin altında bulunan komplekslerin içinde zehirlenme vakalarına fazlaca rastlanması da cabası. Çift taraflı bir hayatta kalma savaşı olarak bu durumu özetleyebiliriz: Hem aç kalmamak hem de sağlığımızı korumak adına bir savaş söz konusu. KYK yurtlarında ve öğrenci evlerinde “sağlıklı beslenme” bir lüks değil, bir ütopya haline geldi. Öğrenciler ana enerji kaynağı olarak ucuz karbonhidratlara başvurmaya başladı. Karbonhidrat ağırlıklı beslenmek yeterince sağlıksızken bunun yanında öğrenciler ceplerini korumak için tek öğünle yetinmek zorunda kalıyor. Bu durum, genç beyinlerde odaklanma sorununa ve kronik yorgunluğa yol açıyor. Öğrenci, kendi okulunun yemekhanesinden beslenmeyi alternatif bir yol olarak görürse orada da başka bir problem karşısına çıkıyor.
Birçok üniversitede ikinci öğretim yemeklerinin kaldırılması veya porsiyonların düşürülmesi sağlıklı beslenmek isteyen öğrenciyi dışarıdaki pahalı esnaf lokantalarına mahkûm ediyor. Ama ne yazık ki bu, ekonomik koşullardan dolayı sürekliliği sağlanabilecek bir alışkanlık değil. Beslenme hakkı yalnızca hayatta kalma seviyesini aşkın bir şekilde karın doyurmayı değil; aynı zamanda bir kafeye gidip oturmayı, bir arkadaşınla kahve içmeyi de kapsar. 2025 Türkiye’sinde üniversite öğrencisi için dışarıda bir öğün yemek yemek, aylık bursunun %10’una mal oluyor. Bu da doğal olarak öğrenciler için adeta bir “sosyal izolasyon”a sebep oluyor.
Küresel karnede sınıfta kalmak
Dünya genelinde FAO’nun (BM Gıda ve Tarım Örgütü) 2025 verileri, küresel bir gıda güvensizliği uyarısı yapıyor ancak Türkiye burada “en pahalı gıdaya erişen en düşük gelirli ülkeler” makasında sıkışmış durumda. Gelişmiş ülkelerde gıdaya ayrılan pay hane bütçesinin %10’unu geçmezken, Türkiye’de bu oranın üç katına çıkması, “beslenme hakkı ihlalinin” devlet eliyle onaylanması demektir.
Ayrıca et, süt ve yumurta gibi temel protein erişiminde Avrupa Birliği ülkeleri ortalamasında günlük tüketim yaygınken ülkemizde eğer şanslıysak haftalık 1-2 öğünü zor geçmektedir. Hatta bazen hiç sunulmamaktadır. Bu da hem zihinsel hem de fiziksel gelişim bozukluğu riskini arttırmaktadır. Okul yemeği desteği raporuna göre, Avrupa Birliğinde okul yemekleri devlet garantili ve ücretsizken ülkemizde belediye ve şirket ihaleleri odaklıdır.
Sonuç olarak sistematik bir devlet politikası eksikliği yaşanmakta, dünyada “Okul Yemeği Programları” devletlerin asli göreviyken, ülkemizde bu hâlâ bir “hayır işi” veya “belediye projesi” düzeyinde tartışılmaktadır.