İktidarın öğrenciyi tarikatlara teslimi
Eğitimde laiklik, bir sabah uyandığımızda aniden kaybolmadı. Sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi özellikle gençlerin ve çocukların hayata birer birey olarak hazırlandığı okullar içerisinde laiklik olgusu sistematik, sabırlı ve inatçı bir aşındırma politikasıyla bugünkü noktaya getirildi. Geldiğimiz bu nokta ise artık eğitimde bilimsellikten, rasyonaliteden ve hakikatlerden uzak bir vaziyette gözüküyor. Dahası, eskiden müfredatın satır aralarına gizlenen dogmatik öğeler, bugün artık gizlenme gereği bile duyulmadan, “Değerler Eğitimi” veya “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” gibi süslü paketlerle eğitim sisteminin merkezine yerleşmiş durumda. Peki nedir bu “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli”? İlk dikkat çeken detay isim değişikliği. Cumhuriyet “Eğitim” kavramını kullanırken (eğip bükmekten değil, yetiştirmekten gelir), bu model inatla Arapça “Maarif” (arif olma, bilme) kelimesini seçiyor. Bu bir tesadüf ya da nostaljik bir atıf değil, “eğitim”, modern pedagoji ve rasyonel bir kavramı temsil ederken, “maarif” ise daha geleneksel, dini referansları olan ve medrese kültürüne göz kırpan bir ifadedir. Zihniyette yaşatılmaya çalışılan kırılmayı burada net bir şekilde görüyoruz. İkinci olarak modelin en büyük iddiası müfredatın %35 oranında “sadeleştirilmesi” idi. Sadeleştirmeden kastedilen şey matematik, fizik, kimya gibi bilimsel-deneysel konuların yerinin “değerler eğitimi” gibi tasavufi, bilim dışı ve din temelli derslere bırakılmasıdır. Bilgi yerine inanç, analiz yerine kabuller ve dogmalar öne çıkarılmıştır. Üçüncü olarak “fıtrat” kavramının bilimsel olan konuları açıklarken kullanılması ve bu terimin bir kabule, inanca dayanması sonucu kadın erkek eşitliği, cinsiyet rolleri gibi ilerici değerler üzerinden beslenen konuların üstünü çizen bir yola girildiği görülmektedir. Son olarak bu “reform” hareketinin hiçbir şekilde deneye tabii tutulmayıp pilot bölgelerde denenmemesi de işin cabası. Normal şartlarda eğitimde çeşitli “reformlar” tamamen hayata geçirilmeden önce belirli bölgelerde uygulanması ve bu deneyin sonuçlarının analizi üzerinden bir tablo çizilmesi beklenirken ülkemizdeki “reform” hareketinde herhangi bir deneysellik olmadan direkt olarak tüm ülke genelinde uygulamaya geçilmiştir. Yani kimse bu “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli”nin nasıl bir geleceğe sahip olacağını daha doğrusu hangi sonuçlara yol açacağını bilmemektedir. Yaşadığımız sorunlar sadece bu yeni modelin ‘ne olduğu’ sorusu ve laikliğin çözülmesi değildir. Aynı zamanda eğitimin fiili olarak tarikat ve cemaatlere doğru kaydırılmasını da gözler önüne sermektedir.
Devredilen gelecek, karanlık
Milli Eğitim Bakanlığı, anayasal görevi olan eğitimi tek elden yürütme yetkisini (Tevhid-i Tedrisat), fiilen devretmiş görünüyor. Nasıl mı? “Sivil Toplum Kuruluşu” maskesi takmış tarikat ve cemaat uzantılarıyla imzalanan protokoller aracılığıyla. Kağıt üzerinde “kamu yararına çalışan dernek” olarak görünen bu örgütlenmelerin çoğu, aslında hiyerarşik birer dini yapılanmadır. Okul kapısından içeri giren “dernek gönüllüsü” değil, aslında bir cemaat mensubudur. Dürüstlük, saygı, sevgi gibi değerler evrenseldir ve bunu öğretmek öğretmenin işidir. Ancak protokollerle bu görev, pedagojik formasyonu olmayan, çocuk psikolojisinden anlamayan “abi ve ablalar”a devredilmektedir. TÜGVA, TÜRGEV, Ensar Vakfı, Hayrat Vakfı, İHH gibi yapılarla imzalanan protokoller aracılığıyla; okul saatlerinde ve okul sonrası kulüp faaliyetlerinde öğrencilere doğrudan erişme hakkı kazandırılmıştır. Öğrenciyi okul ortamından koparıp vakfın/cemaatin kendi mekanlarına (yaz kampları, hafta sonu sohbetleri, yurtlar) çekmektir. Okul, bu yapılar için bir “mürit edinme” sahasına dönüşmüştür.