Kapitalizm’in beslediği militarizm
Avrupa hızla savaş ekonomisine geri dönüyor. Fransa’da Macron’un “Rusya tehdidi ve ABD belirsizliği karşısında korkulan olmalıyız. Ve korkulan olmak için güçlü olmalıyız” diyerek savunma bütçesini genişletip sosyal harcamaları kısmaya yönelmesi, Almanya’da Merz’in “giderek daha öngörülmez hale gelen ABD’ye bağımlılığı azaltmak ve Avrupa güvenliğinde daha fazla sorumluluk” söylemi eşliğinde devasa bir konvansiyonel ordu kurma hedefi…
Tüm bu açıklamalar aynı rotayı işaret ediyor: Avrupa askerî-sınai kompleksin yeniden merkezî bir büyüme dinamiğine dönüştürülmesi.
Bu dönüşümün çerçevesini belirleyen en kritik adım NATO’nun yeni kararı.
İttifak ülkeleri, savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 5’ine çıkarmayı 2035’e kadar kademeli olarak taahhüt etti. Mevcut ortalamayı neredeyse ikiye katlayan bu karar, Trump’ın yıllardır Avrupa’yı “bedavacılıkla” suçlayan hattının kurumsal bir kazanıma dönüşmesi anlamına geliyor. Kıtanın lider ekonomileri bu çerçeveyi zaten benimsemiş durumda: Almanya savunma bütçesini birkaç yıl içinde 83 milyar euroya çıkarıyor, orduyu yüz binlerce ek askerle büyütüyor; Fransa sosyal devleti küçültüp kaynakları silaha yönlendiriyor.
Halktan kesip savaşa akıtan Avrupa yılı
Tüm bu tabloyu yalnızca Rusya’ya veya bölgesel gerilimlere bağlayan okumalar eksik kalır. Avrupa’nın savaş ekonomisine koşar adım dönüşü, tekelci kapitalizmin kronikleşmiş krizini israf üzerinden çözme arayışının güncel biçimidir. Baran ve Sweezy altmış yıl önce tarif ettiği artı-ekonomik fazla bugün büyüyerek merkez ülkelerde yığılmaktadır. Bu fazla tüketimle, yatırımla veya israfla eritilir; en etkili israf biçimi de savaştır.
Savaş hem fazlayı yakar hem de onu kârlı bir döngüye çevirir. “Öz savunma” söylemiyle meşrulaştırılan bütçe artışları aslında devasa kamu kaynaklarının silah tekellerine aktarılmasıdır. Üretilen askeri teknoloji gerçek toplumsal ihtiyaç yaratmaz; fakat sermaye için artı değer yakmanın, yeni pazarlar açmanın ve rıza üretmenin kusursuz aracıdır.
Bu nedenle savaş yatırımları “büyüme” diye parlatılırken sağlık, eğitim ve barınma fonları kesilir; neoliberal kemer sıkmanın üzeri kamufle edilir.
Savaş politikaları, emeği değersizleştirir
Kapitalizm ile savaş arasındaki ilişki böylece yalnızca bütçelerle sınırlı kalmaz: savaş emeği değersizleştirir, doğayı hammaddeye çevirir, yıkılan coğrafyalarda yeni el koyma rejimleri yaratır. Filistin’deki soykırımın, Irak ve Suriye’nin parçalanmasının, Afrika’daki bitmeyen çatışmaların ardında bu ekonomik mantık vardır. Halkların ödediği bedel, Batılı silah tekelleri ve finans kapital için birikim fırsatına dönüşür. Sovyetler’in çözülmesiyle askeri-siyasal alanı genişleyen Atlantik sistemi, ABD’nin Ortadoğu operasyonlarıyla petrol tekellerini büyütmüş; Avrupa ise giderek Washington’ın ekonomik aygıtına eklemlenmiştir. NATO’nun yarattığı tehditleri “yönetme” adı altında meşrulaştırması bu bağımlılığın ideolojik çimentosudur.
Militarizmin yağmalığı yapıyı tersine çevir
Bugün “militarize neoliberalizm” diye adlandırılan dönemde Avrupa açıkça savaş ekonomisine geçiyor. Avrupa Konseyi’nin 910 milyar dolarlık Readiness 2030 planı, kalan son refah devleti unsurlarının da tasfiyesine işaret ediyor. Bu düzen yalnızca dışarıya ölüm ihraç etmiyor; içeride de kamusal hizmetleri çökerterek felaket kapitalizmini kalıcı bir mekanizmaya dönüştürüyor. Gerçek bir çıkış, militarizmin yağmaladığı ekonomik yapıyı tersine çevirmekten geçer. Savaş için değil toplum için planlanan; sağlık, eğitim, barınma ve yeşil istihdamı önceleyen bir barış ekonomisi ancak emperyalist rant akışından kopuşla mümkün olabilir. Bu da hem Kuzey’in hem Güney’in halklarını ortak bir mücadelede buluşturmayı gerektirir.
Asıl mesele nettir: NATO sürdükçe barış bir istisna, savaş ise düzenin normu olmaya devam edecektir.