Galatasaray Üniversitesi’nin haftalık gazetesidir.Sayı: 32 · 27 Ekim 2026 · Ücretsizdir

Sayı 23 · Dosya

Kutsal aile masalıyla kadınlara biçilen rol

5 Mayıs 2026

Toplumsal meşruiyetini yitirmiş Saray rejimi, çareyi baskı aygıtlarını derinleştirmekte ve bu aygıtları muhafazakâr ideolojiyle kurumsallaştırmakta buluyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, 6284 sayılı kanun ve nafaka hakkı etrafında yürütülen tartışmalar, LGBTİ+’ları hedef alan anayasa hamleleri, Onur Yürüyüşü yasakları, eğitimde “makbul aile” vurgusu, medya ve kültür alanında başlatılan “aile dostu” denetim arayışı ve 2025’in “Aile Yılı” ilan edilmesi…. Bunların hepsi, gerici tek adam rejiminin hayatlarımızı kuşatmak için attığı adımlardı. Bu zincirin son halkası ise, 2 Mayıs 2026 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanan “Aile ve Nüfus On Yılı (2026-2035)” genelgesi oldu.

İktidarın “nüfus politikası” kalıbıyla sunduğu bu 15 maddelik genelge; evliliği kolaylaştırmayı, çocuk sahibi olmayı teşvik etmeyi ve sözde kuşaklar arası dayanışmayı pekiştirmeyi vadediyor. Ancak bu vizyonun arka planında yatan temel hedefin, kadınların ve LGBTİ+’ların eşit yurttaşlık haklarını gasp etmeye yönelik bir ideolojik program olduğu çok açıktır.

Hatırlatmakta fayda var: 2001 yılında Anayasa’nın 41. maddesine eklenen “eşler arasında eşitlik ilkesine dayalıdır” ibaresiyle medeni yasa değiştirilmiş ve “aile reisliği” kavramı tarihe karışmıştı. Haklarda ve ödevlerde iki eşin eşit olduğu yasal güvence altına alınmıştı. Ancak AKP’nin hazırladığı bu genelge dâhil hiçbir resmî metinde “eşitlik” kavramının esamesi okunmuyor.

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “3 çocuk haklılığı ispat edilmiş oldu” sözleriyle müjdelediği genelgenin maddelerine yakından bakmak, asıl niyeti görmemizi sağlayabilir.

Genelgenin 4. Maddesinde; aileyi ve nüfusu olumsuz etkilediği öne sürülen cinsiyetsizleştirme akımı, “zararlı alışkanlıklar” olarak gösterilerek engelleneceğini belirtiyor. Bu madde, aileyi tehdit eden unsurlar arasında “cinsiyetsizleştirme akımını” göstererek LGBTİ+ düşmanlığını resmîleştirmekten başka bir şey değildir. Toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesini “sapkınlık” ve “toplumsal çürüme” olarak kodlamayı kolaylaştıran bu genelge; 2026-2035 dönemini kapsayan 10 yıllık bir devlet stratejisini hazırlamak için bu maddeleri sunuyor.

ÜCRETSİZ BAKIM EMEĞİ VE PATRİYARKAL SÖMÜRÜ ÇARKI

Genelgenin 6. maddesi ise “annelik ve babalık” kavramlarını toplumsal bir değer olarak tahkim etmeyi ve çok çocuklu aile yapısını desteklemeyi hedefliyor. Genelgenin bu maddesiyle kadın, öncelikle doğuran ve bakım veren bir özneye indirgenmektedir. Yaşlı refahının “aile merkezli” çözüleceğine dair yapılan vurgu, devletin kamusal bakım yükümlülüğünü tamamen kadınların karşılıksız emeğine devretmesi demektir. Kadınlara bağımsız bir yaşam kurma hakkı tanımayan, onları yalnızca ev içi ücretsiz bakım emeği ve annelik üzerinden tarif eden bu tahayyül, doğurganlıktaki düşüşü “varoluşsal bir felaket” olarak tanımlarken krizin faturasını kolaylıkla kadınların omuzlarına yıkıyor.

SERMAYENİN İŞÇİ İHTİYACI VE GELECEKSİZLİK KUŞATMASI

Bu genelgeyle iktidar; barınamayan, beslenemeyen, güvencesizliğe ve geleceksizliğe mahkûm edilen gençlerin neden evlenmek veya çocuk sahibi olmak istemediği gerçeğinin üzerini “kutsal aile” masallarıyla örtmeye çalışıyor. Kreş hakkının fiilen gasp edildiği, her gün en az bir kadının katledildiği ve sadece 2026’nın ilk 4 ayında en az 135 kadının hayattan koparıldığı bu ülkede, kadınlara adeta “can güvenliğin olmasa da doğuracaksın” deniliyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasıyla başlayan, 6284’ün hedefe konmasıyla ivmelenen ve dünyadaki muhafazakâr-popülist dalgayla paralel yürütülen bu “aileci restorasyon” süreci, kadınları ve lubunyaları kamusal alandan tamamen silme projesidir. Tüm bu “nüfus paniğinin” ve kutsal aile lafazanlığının ardında yatan asıl sebep ise iktidarın ve sermayenin ucuz işçi arayışıdır. Gençliği MESEM’ler aracılığıyla iş cinayetlerine ve asgari ücretin altında kölelik koşullarına mahkûm eden bu düzen, genelgeyle birlikte sermayeye akacak geleceğin yedek sanayi ordusunu kurumsallaştırmayı hedefliyor. Ancak ne sermayenin krizini çözmek ve patronlara ucuz işgücü sağlamak için bedenlerimizi kuluçka makinesi yapmaya niyetimiz var, ne de bize dayatılan heteronormatif “makbul aile” kalıplarına sığmaya.