Sermayenin kriz yönetim biçimi faşizm
Faşizm genelde “geçmişi, ulusun eski ihtişamını yeniden canlandırmak isteyen” bir hareketmiş gibi anlatılır. Oysa bu kavram, modern kapitalizmin derinleşen krizlerini ve iktidarın sarsılan hegemonyasını aşmak için kullanılan bir araçtır. Sermaye sınıfı ne zaman egemenliğini yitirme korkusu yaşasa, faşizm yeniden sahneye çıkar. Bu yönüyle faşizm, kapitalist düzenin kriz dönemlerinde kendini yeniden üretmek için başvurduğu zor, şiddet ve ideolojik manipülasyon rejimidir. Terör, sansür, polis devleti, militarizm ve ırkçılık ise bu rejimin temel araçlarıdır. Bugün dünyanın dört bir yanında bu kuramsal çerçevenin somut örneklerine şahit oluyoruz: Arjantin’de Milei, İtalya’da Meloni, Macaristan’da Orban, ABD’de Trump, Hindistan’da Modi, İsrail’de Netanyahu, Türkiye’de Erdoğan… Hepsi sermayenin çıkarlarını korumak için halkı birbirine düşürmeyi, öfkeyi yukarıya değil birbirine yönlendirmeyi siyasi bir strateji olarak benimseyen figürlerdir. 1930’larda Hitler ve Mussolini’yi nasıl büyük sermaye finanse ettiyse, bugünün faşist liderleri de aynı çıkar ortaklığının ürünüdür. Neo-liberal düzenin krizleri derinleştikçe, patronların imdadına yine faşizm yetişir. Bu nedenle faşizm, “geçmişe özlem”, “ulusal gurur” ya da “milletin birliği” gibi süslü sözlerle pazarlanan bir nostalji değil, kapitalizmin sürdürülebilirliğini sağlamak için başvurulan siyasal bir stratejidir. Onu yalnızca tarihsel bir sapma değil, sermayenin kriz dönemlerinde kendini koruma refleksi olarak okumak gerekir. Çünkü faşizm, kapitalizmin en gerici biçimi olduğu kadar, onun kriz yönetim biçimidir — sermayenin iktidarını zorla ayakta tutma sanatıdır.