Etkinlikten notlar: 80 Sonrası Türkiye’de Üniversiteler
Bilimsel Düşünce Kulübü olarak düzenlediğimiz ‘1980 Sonrası Türkiye’de Üniversiteler’ etkinliğinde, felsefe bölümünden Zeynep Savaşçın ve sosyoloji bölümünden Cem Özatalay ile üniversiteyi hem tarihsel kökenleri hem de bugünkü dönüşümü üzerinden tartıştık. Söylem, bir yandan Humboldt ve Dewey’den Habermas ve Balibar’a uzanarak üniversitenin kamusal alanla ilişkisini tartıştı; diğer yandan Althusser, Foucault ve Türkiye üniversite tarihinin kırılma anları üzerinden, neoliberal dönemde üniversitenin nasıl bir “şirketleşmiş kampüs”e çevrildiğini gösterdi.
Özerklik ve kamusallık arasında üniversite
Savaşçın konuşmasına, 19 Mart’ta Süslü Salon’da söylenen “Burayı üniversite yaptınız” cümlesini hatırlatarak başladı. Bu söz, üniversitenin belirli anlarda kamusal alan olabildiğinin göstergesiydi. Bu duygudan yola çıkarak üniversitenin iki farklı modelini açıkladı: Bir yanda araştırma ve düşüncenin özerkliği, eleştirel derinlik ve çatışmayı göze alan bir üniversite anlayışı; diğer yanda toplumsal ihtiyaçlara, demokrasiye ve kamusal taleplere açık, daha pratik bir üniversite tasavvuru. İlkinin “fildişi kule”ye kapanma, ikincisinin ise bilginin tümüyle araçsallaşması riskini taşıdığını işaret eden Zeynep hoca, bugün üniversitenin giderek diploma ve sertifikaya indirgenen “ince” bir yapıya dönüştüğünü, eleştirel kültürünü ve kurumsal hafızasını kaybettiğini söyledi. Üniversite, yeniden çoğul düşüncenin, fakülteler arası çatışma ve diyaloğun, yani hem içerde hem dışarda gerçek bir kamusallığın kurulduğu yer haline gelmedikçe, “üniversite olma kapasitesini” yitirmeye devam edecek.
Şirket-kampüs çağında üniversite
Cem Özatalay konuşmasına, üniversitenin gerçekten “üniversiteye dönüştüğü” kolektif anları hatırlatarak başladı: Cihan Kırmızıgül davası, ODTÜ protestoları, Gezi ve GSÜ meclisi… Ona göre bu gibi anlar, yalnızca üniversitenin tüm bileşenleri ortak hareket ettiğinde gözlemlenebiliyordu. Ardından üniversitenin tarihsel rolünü tartıştı: tarihsel örnekleriyle birlikte Türkiye’de devletin makbul vatandaş yaratma hedefinin üniversitelere etkilerini açıkladı. Asıl kırılmanın ise 1980 sonrasında yaşandığını söyledi. YÖK’ün kurulmasıyla birlikte üniversiteler yalnızca devletin “işine yarayan” fakülteler mantığıyla işlemeyi bırakmadı; aynı zamanda piyasanın taleplerine göre yeniden örgütlenen bir “şirket-kampüse” dönüştü. Bu dönüşümün mimarlarından İhsan Doğramacı’nın hem YÖK’ün kurucu başkanı olması hem de iki yıl içinde Bilkent’i bir holding yapısı içinde kurması, Özatalay’ın sözleriyle “devletin de şirketleştiği, üniversitelerin de şirketleştiği” zihniyetin açık göstergesiydi. Cem hoca bu yeni düzenin merkezine “neoliberal aklı” yerleştiriyor: Öğrenci artık hem potansiyel iş gücü hem de potansiyel risk. “Girişimci birey”, yani kendi kendinin şirketi haline getirilen, kendi kaderinden bireysel olarak sorumlu tutulan bir figür üretiliyor. Üniversite yönetimleri de bu aklı pekiştiriyor; kameralar, özel güvenlik orduları, ailelere gönderilen “çocuğunuza dikkat edin” uyarıları, disiplin soruşturmalarının sürekli bir tehdit olarak dolaşması…
Tüm bunlar Özatalay’ın ifadesiyle bir “risk yönetimi mantalitesinin” üniversiteye yerleştiğini gösteriyor. Özatalay’a göre bugünkü model, “eleştirel yurttaş” yetiştirme kapasitesini bilinçli biçimde aşındırıyor; yerine, rekabeti ve bireysel risk yönetimini içselleştirmiş “girişimci birey”i koyuyor.
Bu nedenle esas mesele, şirketleşmiş üniversite içinde nasıl bir kamusallığın yeniden kurulacağı ve yeni bir fakülteler çatışmasının hangi biçimlerde örgütlenebileceğidir. Etkinlikten geriye, başta biz öğrenciler olmak üzere tüm bileşenlerimizle üniversiteyi gerçek kimliğine kavuşturmak ve özerk-demokratik bir yapıyı kurmak için “Nasıl bir üniversite istiyoruz?” sorusunu yanıtlamak kalıyor.