Kadın cinayetleri politiktir
Filiz, Aylin, Gönül, İlknur, Kübra ve Zeynep; devlet görevini yerine getirmediği için yaşamdan koparılan, üçü boşanmak istediği, ikisi boşandığı için öldürülen 6 kadın. Aile yılı ilan edilen 2025 yılında ise 294 kadın öldürüldü, 297 kadın şüpheli şekilde ölü bulundu. Her gün gördüğümüz bu kıyım, münferit cinnetlerin sonucundan ziyade; patriyarkal kapitalizmin kadınlara karşı açtığı savaşın bilançosudur.
Bu tablo, kurulu yozlaşmış bir düzenin sonucudur. 24 saat içinde yaşam hakkı gasp edilen 6 kadının 3’ünün uzaklaştırma kararı olması bizlere bu cinayetlerde devletin eli olduğunu da kanıtlar nitelikte. 6284 sayılı kanunun uygulanmadığı her gün, uzaklaştırma kararları göz ardı edildiği her an kadınlar öldürülmeye devam ediyor. Uzaklaştırma kararlarını kağıt üzerinde bırakan, polis merkezlerini “arabuluculuk” ofislerine çeviren zihniyet, katillerin eline tetiği bizzat yerleştiriyor.
İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Kanun, fabrikada tacize uğrayan kadın işçinin, ev içine hapsedilmiş ev emekçisinin, sokakta nefes alması bile engellenen trans kadınların ve hayatın her alanında patriyarkal kapitalizmin çarkları arasında ezilmeyi reddeden her birimizin mevzisidir.
İstanbul Sözleşmesi; şiddeti failin uydurulmuş “öfke kontrolü sorunu” olarak değil, patriyarkanın doğrudan ve yapısal bir sonucu olarak tanımlar; devleti şiddeti önlemekle, mağduru koşulsuz korumakla ve eşitsizliği kökten kazıyacak politikaları derhal üretmekle yükümlü kılar. İşte tam da bu yüzden, kadını erkeğe tabi kılan ve onu sadece “makbul aile” içinde tanımlayan gerici zihniyet, bir gece yarısı operasyonuyla bu sözleşmeden çekilmiştir.
6284 ise bir kadının öldürülmekten kurtulması için “kanıt” beklemeden, faili derhal uzaklaştırarak kadının yaşam hakkını sorgusuz biçimde güvence altına alır. “Mağdur erkekler” yalanıyla karalanmaya ve esnetilmeye çalışılan 6284’ün uygulanmadığı her saniye bir kız kardeşimizin daha hayattan koparıldığını biliyoruz.
İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması da, 6284’ün tartışmaya açılması da tesadüf değildir; bu, kadınların emeği, bedeni, varlığı üzerindeki denetimi artırmak isteyen cinsiyetçi bir zihniyetin saldırısıdır. Bizim için kurtuluş, ne tek başına yasalar ne de mahkeme salonlarıdır; kurtuluş, bu sömürü düzenini yıkacak olan örgütlü birliğimizdir.
Yarım Bıraktığınız Hayatların Hesabını Soracağız!
İstanbul Sözleşmesi’ni de 6284’ü de barikatlarda savunacağız. Bize dayatılan “makbul kadın” sınırlarını, “arabuluculuk” yalanlarını ve kutsallaştırılmış aile prangalarınızı da parçalayacağız! Vakit; kadın cinayetlerine, sömürüye ve patriyarkal kuşatmaya karşı sokakları ateşe verme vaktidir. Haklarımızı savunmak, hayatlarımızı geri almak için 8 Mart’ta her sokağı, her meydanı isyan alanına çeviriyoruz!