Galatasaray Üniversitesi’nin haftalık gazetesidir.Sayı: 32 · 27 Ekim 2026 · Ücretsizdir

Sayı 14 · Kampüs

Eşitsizlik gündelik, mücadele sürekli

3 Mart 2026

Dünya Emekçi Kadınlar Günü yaklaşırken kampüste konuştuğumuz üniversiteli kadınlar, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yalnızca teorik bir tartışma değil, gündelik hayatın her anına yayılan bir deneyim olduğunu anlatıyor. Ev içinden sınıfa, sokaktan kampüs koridorlarına uzanan bu deneyimlerin ortak noktası ise güvensizlik duygusu ve yapısal eksiklikler.

ÇOCUKLUKTA ÖĞRETİLEN ROLLER

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği çoğu kadın için erken yaşlarda görünür hale geliyor. Sıra arkadaşlarımızdan biri, bu farkındalığın çocuklukta başladığını anlatıyor: “Misafirliklerde kadınların mutfağa çekilip erkeklere servis yapmasının görünmez bir kurala dönüştüğünü erken yaşta fark ettim. Annemin çalışmasına rağmen akşam yemeğinin sorumluluğu yine ona kalıyordu. Kadınların, hangi konumda olurlarsa olsunlar, ev içi emeğe mahkum edilebildiğini o yıllarda kavradım.” Bir başka arkadaşımız ise eğitim hayatında karşılaştığı cinsiyetçi yönlendirmeyi şöyle aktarıyor: “Ortaokulda öğretmenim inşaat mühendisliğinin ‘erkek işi’ olduğunu ve benim bu meslek için uygun olmadığımı söylemişti.” Bu ifadeler, meslek seçiminden gündelik sorumluluklara kadar uzanan kalıpların hâlâ güçlü biçimde varlığını sürdürdüğünü gösteriyor. Röportajlarda en sık tekrar eden sorun ise güvende hissetmeme hali. Üniversiteli kadınlar, kamusal alanın hiçbir noktasında tam anlamıyla rahat olamadıklarını dile getiriyor: “Toplu taşımada, sokakta, okulda, kafede… Her zaman tetikteyim. Bir erkeğin bana zarar verebileceğini ve adil cezalandırılmayacağını biliyorum.” Bu güvensizlik, gündelik davranışlara da yansıyor: “Metro beklerken raylardan uzak durup sırtımı duvara yaslıyorum. Toplu taşımada kapıya yakın duruyorum. Yalnızken adeta paranoya yaşıyorum.” Taciz deneyimleri ise birçok kişi için istisna değil: “Defalarca takip edildim, sözlü tacize uğradım. Bir keresinde yalnızca arkadaşlarımla yürüdüğüm için bir erkek üzerime yürüdü.”

GÜNDELİK VE GÖRÜNMEYEN EŞİTSİZLİK

Ayrımcılık çoğu zaman mikro düzeyde ve sürekli tekrar eden kalıplar aracılığıyla ortaya çıkıyor. Şiddetin yalnızca fiziksel değil, psikolojik boyutunun da farkında olduklarını söyleyen arkadaşlarımız, erkekler tarafından sözünün değersizleştirilmesi pratiği olan mansplaining ile sıkça karşılaştıklarını söylüyor. Üniversitemizdeki kadınlar, Türkiye’de kadın haklarının olması gereken noktada olmadığı görüşünde. Ücretsiz ev içi emeğin “doğal sorumluluk” olarak görülmesi, bakım yükünü hafifletecek mekanizmaların yetersizliği ve siyasi söylemlerde kadının birey olarak değil “anne” kimliği üzerinden tanımlanması eleştiriliyor. “Resmi bir yasak yok ancak kadınların işgücüne katılımını destekleyen somut adımlar da atılmıyor. Finansal özgürlüğümüzü kazanmamız sistemsel olarak zorlaştırılıyor.” Kadınların önemli bir kısmı kampüs içinde görece daha güvende hissettiğini belirtse de bu güvenin kırılgan olduğu vurgulanıyor. Son dönemde kampüslerde artan suçlar ve şiddet vakaları tedirginlik yaratıyor. Daha da önemlisi, birçok öğrenci kampüste etkili bir CİTÖK (Cinsel Tacizi Önleme Komisyonu) mekanizmasının ya hiç bulunmadığını ya da görünür ve erişilebilir olmadığını düşünüyor. Öğrenciler, kadınları koruması gereken topluluk ve kurumların yeterince aktif olmadığını, caydırıcı bir disiplin ve destek sisteminin bulunmadığını ifade ediyor. Güvenli ulaşım, aydınlatma, acil destek hatları ve psikolojik danışmanlık gibi yapıların güçlendirilmesi gerektiği vurgulanıyor.

8 MART: SEMBOL DEĞİL, DİRENİŞ

Üniversiteli kadınlar için 8 Mart yalnızca bir anma gününden fazlası; eşitlik, güvenlik ve özgürlük talebinin yüksek sesle dile getirildiği bir gün. Kampüste etkili CİTÖK birimlerinin kurulması, şeffaf ve güvenli başvuru mekanizmalarının oluşturulması, caydırıcı yaptırımların uygulanması ve kadınların sözünün ciddiye alındığı bir sistem talebi öne çıkıyor. Ortak mesaj net: Güvende, eşit ve özgür bir yaşam istiyoruz; kampüste de, sokakta da, olduğumuz her yerde.